Transseksüel Anma Günü: Ataerkillik sunağındaki kurbanlar

DiEM25’in Feminizm, Çeşitlilik ve Engelliler ile ilgili Çalışma Kolunun trans karşıtı şiddet kurbanlarını andığı açıklama.

Uyarı: şiddet anlatımları içerir.

Tüm dünyadakii trans ölümlerinin sayılarını bir araya getirmek için büyük ve yıllar süren bir çaba harcanıyor. 2008 yılında verilerin toplanmaya ve derlenmeye başladığından bu yana, bugüne kadar 3664 trans ve cinsiyet değişimi aşamasında olan kişi cinayeti gerçekleşti.Sadece 2020 yılında, 350 transseksüel insan öldürüldü. Bu rakamlarda gerçeğe aykırı beyanlar  olsa da, gerçek hayatın günlük olarak talep ettiği kurbanların sayısına dair bir içgörüdür. Öldürülenlerin büyük çoğunluğu trans kadın veya trans femme: Tam olarak% 98’i.

Verileri bir araya getiren websitesine tıklamayı denerseniz, Pedrita, Brighit Miron, La Pompis gibi adların yanı sıra tarihler, yerler ve şiddet eyleminin kısa bir açıklamasını da bulabilirsiniz: “Kurban elleri ve ayakları bir telefon kablosuyla bağlanmış bulundu ”veya” Bıçak yaraları ve yüzü çığlıkları bastırmak için bir havlu ile kapalı bulundu.”

Cinayet eylemlerinin tasvirlerinin diliyle ilgili ilginç olan şey, katillere dair neredeyse hiç bilgi bulunmamasıdır. Katilllere dair bilgiler ya yer almıyor ya da “üç adam” veya “beyaz arabadaki adam” olarak anılıyorlar, ancak çoğunlukla isimsiz kalıyorlar. Suikastçıların isimlerinin ve tanımlarının kapsamlı bir listesini bulmak imkansız. Bu bir tesadüf mü?

Bu şiddet ortamlarında kim ve neden diye sormamız gerekiyor.

Durumlara eleştirel  gözle yaklaşınca, herhangi bir bağlamda eksik olanı aramak her zaman aydınlatıcıdır. Bu sorunun cevabı, retorikten sıyrılıp, kurbanlara ve onların aşağılayıcı ve utandırıcı ölümlerine odaklanılıyor gibi gözüküyor. Bunlar temiz ölümler değil, eğer temiz ölüm diye bir şey varsa. Bunlar acımasız ve canavarca işlenen cinayetlerdir ve bu da içinde yaşadığımız toplum ve politikalara dair bilgi verir.

Öyleyse cinayeti kim işliyor? Bıçağı defalarca trans bedene kim saplıyor? Kimin elleri trans kadının boynunu sıkarak, sadece nefesini değil sesini de ondan esirgeyerek, fiilini susturuyor? Kimin elleri silahı tutuyor, tetiği çekiyor, taşları fırlatıyor, bedeni parçalıyor, dövüyor, işkence ediyor ve yakıyor? Ve ne için, hangi amaçla?

Trans bedenler, siyasi ve toplumsal cinsiyet rejimleri değişmeden kalırken, sürekli yeni bir şeye doğru hareket eden kriz yerleridir.

Trans bedenler, farklı olasılık ve ufukları hayal etmek üzere bir dizi anlatıyı sorgulayan, bir cinsiyetten diğerine göçün, kopma alanları ve yerleridir. Ama en önemlisi, trans bedenler eril evrende bir kopuşu temsil eder.  

Erkek üstünlüğünün üzerine inşa edilmiş olan ikili kimlik, onaylanan ve mutabık kalınan ile olabilen, ancak dayanağı olmayan arasında direkt ve mutlak bir sorgulama konumuna yerleştirilir. Trans beden, politik olasılıkların ve epistemik paradoksun yeridir. Siyasi ve toplumsal cinsiyet rejimleri değişmeden kalırken, sürekli yeni bir şeye doğru hareket eden kriz yerleridir. 

Trans beden, bir cinsiyetten ayrılıp bir diğerine geçerek, performatifliğini ortaya koyar ve ataerkilliğin sürgünü haline gelir. Trans beden, güvenlik, tanınma, yeni edinmeler arayan bir bedenin göçmen doğasını üstlenir – henüz tanımlanmamış olasılıkların hayalini kurar. Trans bedenlerin savunmasız doğası, tam da bu aidiyetsizlik, bağlılık yemin edebilecekleri egemen bir ulusa sahip olmama, yasal, kültürel ve duygusal aidiyetten yoksun olma durumları olarak tanımlanır.

AB’deki tüm trans mağdurların yarısının göçmen olması, aynı statüyü paylaştıkları için, tesadüf değildir.

Kırılgan kesinliklerle dolu bir yerden (özneyi sürgün lehine terk etmeye zorlayan şiddetin mahalli) gelen mülteciler, savunmasız ve aidiyetsiz bir yerde, statü olarak geçişte. Trans kadınların ve erkeklerin yer aldığı sosyal kırılganlık, birleşmeyi, kimliklerin örtüşmesini, kırılganlıkların kesişimselliğini temsil ediyor. Bu durum; ırk, yaşam koşullarının güvencesizliği ve yasal statü, seks işçiliğinin yasadışı olması, işyerinde ayrımcılık, kadın düşmanlığı, polis şiddeti ve sağlık hizmetlerine erişim gibi önemli sorulara yol açmaktadır.

Afrika ve Orta Doğu’dan gelen son göçlerden önce, trans kadınlar Amerika’dan Barselona, ​​Paris, Milano gibi Avrupa şehirlerine finansal güvenlik ve toplumsal kapsayıcılık arayışında sürekli bir akış içinde şiddet, yoksulluk ve ayrımcılıktan kaçtılar. Bu göç akımları, sömürge ataerkilliğinin kurallarını ve erkeksi üstünlük kurgularını sorgular. Bu akışlar içinde bedenler, beden sahipliğinin değişken ve belirsiz olduğu, askıya alınmış bir siyaset yerinde yaşarlar.

Trans bedenler ve göçmen bedenler, tanınmak, görülmek ve bilinmek için sömürgecilerin saraylarının kapı eşiklerine gelir.  Aynı zamanda, tarihsel olarak dışlandıkları sömürgeci ve ataerkil şiddete bedenlerinin içinde ve üzerinde tanıklık ederler.

Bugün, sesleri susturulmuş ve bedenleri ataerkillik sunağında kanları akıtılırcasına sessizce kurban edilenlere – Jennifer’lara, Selena’lara, Ajita’lara– kulak vermeye geliyoruz.

Bedenleri bize devletin, vatandaşlığın, yapıların, gerçeklerin ve kesinliklerin krizlerini anlatıyor.

Ulus devlet fikri, ırk, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet anlatılarının şiddetine karşı güvencesiz varoluşunu kanıtlayarak, trans kadınların ve göçmenlerin bedenleriyle çatırdıyor.

Bu anma gününde Feminizm, Çeşitlilik ve Engelliler ile ilgili Çalışma Kolu olarak öldürülen ve trans karşıtı şiddetin sistemik biçimlerinin kurbanı olan transları anıyor ve yasını tutuyoruz.

Video Kaynağı: TGEU website for the Trans Day of Remembrance 2020.

DiEM25'in etkinliklerinden haberdar olmak istiyor musunuz? Buraya tıklayarak üye olun