Yasal ama erişilebilir değil: Türkiye’de etik açıdan kürtaj

Kürtaj sadece tıbbi bir karar olabilir mi?

“Her yıl güvenli olmayan kürtajlar sonucunda 47 bin civarında kadın ölüyor” Uluslararası Af Örgütü Araştırma ve Savunuculuk Kıdemli Direktörü Rajat Khosla’nın ifadesi, kadınların bedenleri üzerinde oluşturulan ablukanın vahametini göstermektedir. Siyasi iktidarlar, dini duyarlılık başlığı altında “Kürtaj cinayettir” sloganıyla varlık bulmaya çalışadursun pek çok yoksul kadın kötü koşullarda, eğitimsiz kişiler tarafından gerçekleştirilen operasyonlar neticesinde hayatını kaybediyor. 

Kürtajın sınırlı ya da yasak olduğu ülkelerde parası olan kadınlar, başka ülkelerde operasyon şansına sahip olurken yoksul kadınlar Arjantin örneğinde olduğu gibi elbise askısı gibi tehlikeli yöntemlerle gebeliğini sona erdirmeye çalışıyor.

Kendi bedeni hakkında karar alabilmek ve bunu güvenli koşullarda gerçekleştirebilmek özellikle ekonomik olarak dışlanmış kadınlar için hiç de mümkün değil ve süreç gün geçtikçe kadınların aleyhine işliyor.

Sonuç olarak kürtaj yapmak isteyenler her geçen gün daha da kenara itiliyor.

Hükümetlerin kadın bedenlerini kapitalist yeniden üretimin bir aracı olarak algıladıklarında (Marksist Ekonomide açıklandığı gibi) ve dini bahane olarak kullanarak kadınların bedensel bütünlüğüne müdahale etmeye çalıştıklarında kürtaj tartışmaları daha da yoğunlaşıyor.

En muhafazakar ülkelerden en ‘modern’ ülkelere kadar kürtaj karşıtlığı, farklı dozlarda olsada kadın bedenine yönelik otorite oluşturuyor. Kürtajın, beden bütünlüğüne yönelik bir insan hakkı olduğu reddedilerek bazı ‘düzenleyici’ yasalarla sürecin önü kesiliyor.

Pandemi, kadınların üreme haklarını şimdiden etkiledi.

Özellikle içinde bulunduğumuz pandemi günlerinde, kürtajın yasal olduğu ülkelerde de kürtaj imkanlarının azaltıldığı, kürtaj merkezlerinin Covid-19 hastalarına ayrıldığı, kliniklerin açık olduğu durumlarda da ön randevuların zorlaştığı ve kürtajın yasaklanmasının daha yüksek sesle dile getirildiği görülmektedir.

Kürtajın yasal olduğu Türkiye’de; Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren kürtaj karşıtı politikalar uygulanmaktadır. Özellikle 1. Dünya Savaşı’ndan sonra nüfus oranındaki düşüş bahane edilerek ebeveynler çocuk sahibi olmaya teşvik edildi. Ayrıca doğum kontrol yöntemlerine erişimin ve gebeliğin sonlandırılmasının zorlaştığı bir dönem de oldu. Kürtaj yaptırmanın hukuki sonuçları arasında para cezası ve hapis de bulunmaktaydı. Kürtaj, 1938’de “Irk ve Sağlık Birliğine Karşı Suçlar” başlığı altında yapılan değişiklikle, Türklüğe ihanet olarak bile adlandırıldı.

1983 yılında yürürlüğe giren 2827 sayılı Nüfus Planlaması Kanunu ile hamileliğin onuncu haftasına kadar kürtaja karar verilebileceği belirtilmiş ve kürtaj yasağı kaldırılmıştır. Aynı yasaya göre kürtaj, hamile kadın evli ise eşin rızasına, reşit değilse ebeveynin iznine tabidir.

Kürtaj 1983’ten itibaren yasal hale getirilse de, kürtaj karşıtı söylemler devam etti ve gittikçe daha da arttı.

Özellikle AKP’nin iktidara gelmesinden sonra kürtaj karşıtlığı, “Kadının görevi doğası gereği anneliktir” ifadesiyle toplumu pekiştirme aracı olarak kullanıldı. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2012 yılında sarfettiği, “Kürtajı cinayet olarak görüyorum, kimsenin buna izin verme hakkı olmamalı” ifadesi ataerkil bir algıyı yansıtıyor ve kadınlar üzerindeki baskıların arttığı ve kürtajın neredeyse yasaklandığı bir döneme işaret ediyor.

Kürtaj Türkiye’de yasal bir hak olsa da, tıbbi bir zorunluluk olmadığı sürece devlet hastanelerinde ve hatta bazı özel hastanelerde gerçekleştirilemiyor. Aslında kürtaj yapılmasına karşı engeller de çıkartılıyor; kürtaj doktorların inisiyatifine bırakılıyor, talep edilenden çok daha sonraya randevular veriliyor ve kürtaj yapan hastanelere yapılmamasına dönük baskı uygulanıyor. Bundan dolayı kadınlar evlerine döndüklerinde utanç ve travma yaşıyorlar.

Kadir Has Üniversitesi’nin 2016 yılında yayınladığı “Devlet Hastanelerinde Kürtaj Hizmetleri” raporuna göre; 81 ilin 53’ünde talep dahilinde kürtaj hizmeti veren hastane bulunmamaktadır.

Kürtajın fiilen yasaklandığı bir ortamda, doğum kontrol yöntemlerine yardımcı mekanizmaların azaltıldığı ve kadınların istenmeyen gebeliklerinin artışıyla karşı karşıya kaldığı bir dönem yaşıyoruz.

Ekonomik güçlükler içinde yaşayan kadınların yaşamları ve bedenleriyle ilgili kararlar haksız yere yetkililerin inisiyatifine bırakılıyor.

ABD’de Trump’ın kürtaj karşıtı eylemlere katılan ilk ABD başkanı olması, Polonya’da yakın zaman içinde İstanbul Sözleşmesinden çekilme kararının tartışılması, ülkemizde ise siyasal islam vurgusu üzerinden kadın ile erkeğin eşit olamayacağı ve kadının kutsal görevinin çocuk doğurmak olduğuna yönelik söylemler, İstanbul Sözleşmesinden çekilme tartışmaları kapitalist ve ataerkil anlayışın gezegenin tamamında hegemonyasını dayattığını göstermektedir.

Sürekli şiddete maruz kalma, ev içi emeği göz ardı etme, çalışma hayatında ötekileştirme, göçmen kadınların göç sırasında ve sonrasında baskıya maruz kalması, “kadınları ait oldukları yere koyma” çabalarının yalnızca bir kaç yansımasıdır.

Ya bizi mahkum etmeye çalıştıkları hayatı yaşayacağız ya da 25 Kasım Uluslararası Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde miras aldığımız Dominikli Mirabal kardeşlerin başladığı yerden geleceğimizi inşa edeceğiz.

Margaret Atwood’un ifadesiyle:

“Mahkûm edildiğimiz bir ‘gelecek’ yok. Her çeşit olası gelecek mevcut. Ve hangisini yaşayacağımız bizim şu an ne yaptığımıza bağlı”

Şu anda, tüm dünyada ataerkinin kadınlar üzerindeki egemenliğine karşı kız kardeşlerimiz sokaklarda sivil özgürlüklerini ve bedensel özerklik haklarını savunuyorlar.

Cinsiyet1DSC üyeleri ve DiEM25 gönüllüleri olarak, kadınların ve LGBTQIA+ bireylerin hayatlarını ihlal etmeye yönelik her türlü girişime karşı duruyoruz.

Hiçbir hükümetin veya cinsiyetçi zihniyetin, kadın bedenlerini siyasi retorik ve eyleme dayandırdıkları bir simge olarak kullanarak yarattıkları ayrımcılığı gizlemesine izin vermeyeceğiz.

Kadınlarla, LGBTQIA+ bireylerle ve ataerkillik ve kapitalizm tarafından ezilen herkesle dayanışmamızı artıracağız. Karanlığa karşı şimdiki zamanımız ve geleceğimiz için kolektif olarak savaşacak ve bu şekilde bir kelebek etkisi yaratacağız. Bizi evlerimize hapsetmekle ve vücudumuzu üreme için bir araç olarak kullanmakla tehdit eden ataerkilliğin karanlığına karşı savaşacağız.

 

Fotoğraf Kaynağı: Daily Beast.

 

 

 

 

 

DiEM25'in etkinliklerinden haberdar olmak istiyor musunuz? Buraya tıklayarak üye olun

Bağış yapınız